25 Mayıs 2016 Çarşamba

ÂŞIK MAHZUNİ ŞERİF VE İBRAHİM KAYPAKKAYA ANILDI.

ÂŞIK MAHZUNİ ŞERİF VE İBRAHİM KAYPAKKAYA DATÇA’DA TÜRKÜLERLE ANILDI

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Datça Cemevi 24.05.2016 Salı günü saat 19.30 da Cemevi Merkezinde Aşık Mahzuni Şerf ve ibrahim Kaypakkaya'nın Ölüm Yılı Anma Etkinliği düzenledi.

Sunumunu Vakıf Şubemiz Denetleme Kurulu Başkanı Zübeyit Çelik’in yaptığı anma etkinliğimiz Devrim Şehitlerimiz için bir dakikalık saygı duruşuyla başladı. Anma Programının açılış konuşmasını Datça Şubesi Cemevi başkanımız Murat YILDIRIM yaptı. Aşık Mahzuni Şerif ve İbrahim Kaypakkaya’nın hayatlarıyla ilgili kurucu üyemiz Cemalettin KÖSE’nin sunumundan sonra Denetleme Kurulu Başkanımız Zübeyit Çelik Aşık Mahzuni Şerif ve İbrahim KAYPAKKAYA’YLA ilgili konuşma yaptı ve şiirler okudu.

Emekli Öğretmen Gencer Dinçer de Mahzuni’ ye ithafen yazdığı şiirini okudu. Programın müzik bölümünde Aşik Mahzuni Şerif türküleri, yöresel sanatçılarımız Ömer Tek, Dursun Alabıyık Datça Müzik Sevenler Derneği Türk Halk Müziği Koro Şefi Suna Sönmez Ve Ali Ekber Taşdelen tarafından seslendirildi. Forum ve dinleti halinde iki buçuk saat süren bu güzel gece başkan Murat YILDIRIM’IN teşekkür konuşmasından sonra, yapılan ikramların ardından sona erdi.


FOTO GALERİ:


MAYISIN KIZIL GÜLLERİ ÖLDÜKLERİYLE KALMADILAR, KALMAYACAKLAR, ONLARI SAYGIYLA ANIYORUZ…

1 Mayıs’la başlayan mayıs ayı, dünyanın her yerinde devrimciler için, işçi hareketi için, hem yeni umutların filizlendiği, hem de yoğun acıların yüreklere çöktüğü bir dönemeç oluşturur. Bu acıların ardında dünyanın dört bir yanında 8 saatlik işgünü için mücadelede yahut doğrudan doğruya 1 Mayıs eylemlerinde düşen devrimcilerin, işçi hareketi militanlarının anısı vardır. Umut filizleri de toprağa düşen bu fidanlardan türemektedir. Yaşadığımız topraklarda da, özellikle, 77 1 Mayıs’ında katledilenler ve son olarak da 96 1 Mayıs’ında aramızdan ayrılanlar, 1 Mayıs'ın kızıl gülleri arasına karışmıştır.

Bununla birlikte, Mayıs ayının bu topraklarda ayrı bir anlamı da vardır. 70'li yıllardan beri, mayıslar bu topraklarda yaşayan devrimciler için ayrı bir hüznü beraberinde getirir; her mayıs ayında Türkiyeli ve Kuzey Kürdistanlı devrimciler ayrı bir öfke kuşanırlar. Mayısın altıncı gününde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan için; on sekizinde İbrahim Kaypak kaya için; son gününde de Nurhak'ta katledilen THKO savaşçıları, Sinan Cemgil ve yoldaşları Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan için.

Ancak, 80'li e 90 'lı yıllar, pek çok şey gibi mayıs ayından da bir şeyler alıp götürdü; hızla götürmeye devam ediyor. Yeni kuşak devrimcilerin geçmişleriyle bağlarını kopartıp, böylelikle ufuklarını daraltan sol kılıklara bürünmüş liberal saldırılar her yıl biraz daha pervasızlaşarak sürüyor.

Son yıllarda Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının idam edilişinin her yıldönümünde, devrimciler bir kez daha katmerli bir acı hissettiler; bu acı üç devrimcinin ölüşünü hatırlamaktan değil, yaşamlarını unutturma doğrultusundaki gayretlerin yoğunlaşmasından ileri geliyor. Deniz Gezmiş’le arkadaşlarının bazı eski yoldaşlarının da ortak olduğu çirkin bir kampanya haline geldi. Boyalı basın ve medyanın şarlatanlarıyla ağız birliği etmekte bir mahzur görmeyen, bundan rahatsızlık ve tiksinti duymayan pek çok eski yahut yeni kuşaktan devrimci de bilerek bilmeyerek bu suça ortak olmaktadır. Komünistlerin ödevi bu acıyı geri dönen bir öfkeye dönüştürmektir.

Bugün, dört bir koldan pişirilip öne sürülen tabloya bakılırsa, Denizleri, Mahirlerin, İbrahimlerin ve yoldaşlarının güya gençlik önderleri imişler; «kimsenin canına kıymadıkları halde!» «politik dengeler uğruna ve adli bir komplo ile» «yok yere idam edilmiştiler»; «bugün olsa, az bir ceza alıp kurtulurlarmış» vs. vs. Bu demagojik kampanyanın aktörleri arasında yer alan kimi eski devrimciler belki, «bugün olsalar aynen bizim gibi yaparlardı» demek istiyorlar; ve muhtemelen bu düşüncelerinde bir içtenlik de vardır. Ama kimse bugün olsalar Denizin, İbrahim’in, Mahirin ve arkadaşlarının eski yoldaşlarının pek çoğunun bugün durdukları yerde durup durmayacağı üzerine spekülasyon yapamaz. Zaten önemli olan bu değildir. onunla birlikte idam edilen arkadaşları masum gençlik önderleri oldukları için değil, Kurdukları örgütlerin kurucuları ve önderleri oldukları için idam edildiler işkencede katledildiler, ve kurşuna dizildiler. Harç ödemek istemedikleri, veya demokratik özerk bir üniversite istedikleri için değil, kurulu düzeni silah zoruyla yıkmak istedikleri için ve bu amaçla bir örgütlenmeye kalkıştıkları için idam edildiler. Bugün yahut başka zaman, başka yerde aynı şeyi kim yaparsa yapsın aynı düşman tarafından aynı biçimde karşılanırlardı. Bunu değiştirebilecek gelişme ya siyasal güçler dengesinin değişmiş olması gerekiyor.

Nitekim idam edilen Deniz Gezmiş ve yoldaşlarıyla aynı dönemin, aynı sürecin aynı örgütün militanları, aynı davanın takipçileri olan ve Nurhak dağlarında vurularak öldürülen Sinan Cemil ile arkadaşları için aynı iki yüzlü demagoji işlememektedir. Oysa Sinan Cemil de Deniz Gezmiş kadar ünlü bir «öğrenci lideri» idi. Belki de Nurhak baskınından sağ kurtulanların bazılarının bugün «uslu çocuk» haline gelmiş olmasıyla yetinilmek istenmektedir!

Bununla birlikte, bugün «uslu çocuk», «masum gençlik lideri» kılığına büründürülmek istenen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının bu senaryoya alet edilmek istenmesi ve onların pek çok arkadaşının da bu senaryoda şu ya da bu düzeyde bir rol üstlenmeleri tamamen onlardan bağımsız değildir. Aksine bu noktada, hem Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının kemalizimle bulaşık politik çizgisinin hem de aynı dönemdeki kimi düzen içi siyasal komplolarla içli dışlı bir evrimden geliyor olmalarının payının olduğu bilince çıkarılmalıdır. Nitekim özellikle Deniz Gezmiş'in savunmasında 27 Mayıs Anayasası'na yaptığı göndermelerin bu girişimlere elverişli bir kalkış noktası sunduğu gözden kaçırılmamalıdır. Bu siyasal zaaflar, 12 Mart öncesindeki pratik kopuşun değerini azaltmamakla birlikte devrimci demokrat çizginin temel zayıf noktasını oluşturmaktadır.

Ancak, bugün devrimci akımlar, Deniz Gezmişlerin kuşağının bu zaaflarını hak ettiği ciddiyet ve bilinçle ele alıp bir devrimci muhasebenin konusu haline getirmedikleri gibi, onların devrimci kopuşlarının sulandırılması gayretleri karşısında da pasif kalmaktadırlar.

İBRAHİM KAYPAKKAYA NİN FARKI…

Bereket Mayıs'ın bir diğer kızıl gülü olan İbrahim Kaypakkaya 'nın anısı ve miras bıraktığı devrimci tutum da bu senaryoların tümüne çomak sokmaya devam etmektedir. Kaypakkaya da Deniz Gezmiş ve arkadaşları kadar gençti ve gençlik hareketi içinden çıkmıştı. Dahası, işkencede öldürüldü. Bununla birlikte, kimse bugün İbrahim Kaypakkaya'yı bir gençlik lideri veya «gözaltında kaybolan ilk kurban» olarak anmaya cüret edememektedir. Hem Kaypakkaya'nın tutumu buna izin vermemektedir; hem de Kaypakkaya'nın sahip çıkılabilecek bir kişisel mirası yoktur; Kaypakkaya'nın asıl mirası TKP-ML'dir. Bir başka deyişle, tek bir parça halinde olmasa bile, bu mirasın arkasında durma iddiasında olan örgütler vardır. Böyle olduğu için, Deniz Gezmiş etrafında uysal bir efsane yaratmak isteyenler, Kaypakkaya etrafında bir susuş kumkuması yaratmaktadırlar. Kaypakkaya sorgu tutanağına geçen son sözlerinde şöyle dedi:

"Esasen biz komünist devrimciler, prensip olarak siyasi kanaatlerimizi ve görüşlerimizi hiçbir yerde gizlemeyiz. Ancak örgütsel faaliyetlerimizi örgüt içinde bizimle beraber çalışan arkadaşlarımızı ve örgüt içinde olmayıp da bize yardımcı olan şahıs ve grupları açıklamayız. Ben buraya kadar anlattıklarımı samimiyetle inandığım marksist-leninist düşünce uğruna yaptım; ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım ve neticede yakalandım. Asla pişman değilim. Bir gün sizin elinizden kurtulursam yine aynı şekilde çalışacağım. "

Kurtulamadı; ama onun açtığı yoldan binlerce devrimci yetişti ve bu topraklarda önceden yer etmiş bulunan uzlaşmacı geleneğin kırılmasında önemli bir damar oluşturdu. Bugün aynı geleneğin izini sürerek mücadele edenler hala olduğu için, kimse Kaypakkaya'yı uysal bir gençlik lideri gibi göstermeye yeltenememektedir.

Çoğu devrimci militan için, Kaypakkaya denince akla sorgudaki tutumu akla gelir. Kuşkusuz yakın tarih de düşman karşısında «ser verip sır vermeme» geleneğinin yaşatılmasında İbrahim Kaypakkaya'nın bu baş eğmez tutumunun özel bir yeri vardır. Özellikle de bu geleneğin takipçisi olan hareketlerde. Bugün pek çok eski devrimci, yeni-liberal, Denizleri, Mahirleri anarken kendi konumlarıyla özdeşleştirmekte, «yaşasaydı o da bizim gibi düşünürdü» türünden spekülasyonlar yaparken fazla bir zorlukla karşılaşmıyor. Ama hiç bir liberalin aynı sözleri İbrahim Kaypakkaya için söylediğine rastlanmamıştır.

Kaypakkaya'nın 72 Manifestosunun Ayırt Edici Yönü

Kaypakkaya herkesin esiri olduğu resmi ideolojik söyleme ve sol hareketin politik çizgisine sert ve keskin eleştiriler getirmiştir. O nedenle de İbrahim Kaypakkaya, bu çevrelerce anıldığı durumlarda bile, en fazlası onun polis karşısındaki tutumu öne çıkarılır. Yalçın Küçük gibi devrimci harekete yakın durma rolü yapanlar ise, onun Maoculuğunu öne çıkartarak, özgün ideolojik ve politik çıkışını karartmaya çalışır.

İbrahim Kaypakkaya'yı çağdaşlarından ayıran en önemli ve keskin çizgi, kemalizm ve Kürt Ulusal Sorunu konusundaki çıkışı ve bu konuda 1920'lerden 70’lere kadarki tüm sol geleneğe yönelttiği eleştirilerdir. O dönemde Türkiye solu içinde, Kürtlerin bir ulus olduğunun bile genel bir kabul görmediği, sadece bir «doğu sorunu»ndan bahsedildiği koşullarda, ulusların kendi kaderini tayin hakkının ayrı bir devlet kurma hakkı olduğunu yüksek sesle dile getiren tek kişi ve gelenektir, İbrahim Kaypakkaya ve geleneği. Yine herkesin ikinci ulusal kurtuluş savaşından bahsettiği, Mustafa Kemal'in ordusundan ilerici bir darbe beklentisinin yaygın olduğu koşullarda, "Kemalizm kurtuluş savaşının içindeyken emperyalizm ve feodalizm ile uzlaşmaya ve karşı devrimciliği temsil etmeye başlamıştır. Halka ve komünistlere alçakça düşmanlık gütmüş ve onlardan gelen her hareketi gaddarca ezmiştir" diyen yine Kaypakkaya'dır.

Solun liberal kesiminde legalist-parlamentarist geleneğin, devrimci kesiminde de fokocu anlayışların egemen olduğu koşullarda, Leninist devrimci örgütün gerekliliğinden, kurulacak partinin mutlaka komünist ismini alması gerektiğinden bahseden yine İbrahim Kaypakkaya'nın kendisiydi. Bırakalım o dönemi, bugün bile şu örgüt tanımını çok az çevre tok bir şekilde dile getirebilmektedir:

"Böyle bir eylem, besbellidir ki bu eylemin muhtevasıyla sıkı sıkı bağlı bir örgütü gerektirir. Bu örgüt, birinci olarak, her şeyden önce ve başlıca mesleği devrimci eylem olan kimselerden kurulmalıdır. Üyeler arasındaki bu ortak özellik, işçilerle aydınlar arasında ve çeşitli meslek grupları arasındaki her türlü farkı kesin olarak siler. İkinci olarak, bu örgüt bütün şartlarda ve bütün dönemlerde mücadeleyi sürdürebilecek sağlam bir yapıya sahip olmalıdır. Ancak böyle bir örgüt, bütün ülke çapında siyasi gerçekleri açıklayacak, geniş, dengeli ve sürekli bir siyasi ajitasyon yürütebilir. Sağlam bir devrimci hareket ancak böyle bir örgütün varlığıyla mümkündür. Çünkü ancak böyle bir örgüt mücadelenin çeşitli ve hızla değişen şartlarına uyabilir. Çünkü ancak böyle bir örgüt, küçük grup ve hizipleri harekete katılan bütün unsurları bir bütün içinde toplayabilir, geniş yığın örgütlerini kendisine bağlayabilir, denetim ve yönetimi alabilir. Ve yine, ancak böyle bir örgüte, eyleminin başlıca muhtevası toplumun bütün katları arasında yürütülen canlı siyasi ajitasyon olan bir örgüte sahip olanlar, 'devrimin geldiğini önceden görmeme tehlikesini en aza indirmiş' olabilirler ve 'sınıf mücadelesinin kendini büyük ölçüde ortaya koyuşu sırasında' geniş örgütsüz yığınlara da bir ölçüde kumanda edebilirler."

Yine o dönem, Mustafa Suphi'lerin TKP'siyle daha sonra reformist sosyal-şoven konumu benimsemiş TKP arasında bir ayrım çizgisi çekilerek, birincisinin sahiplenilmesi ve ikincisinin reddedilmesi sol içinde ilk kez dile getirilen görüşler durumundadır.

«Eleştiri bizim devrimci silahımızdır. Hatamızı onunla yeneriz.»

Kuşkusuz bütün bu önemli kopuş noktaları çoktan beri birçok devrimci bakımdan aşılmış durumdadır. Kaypakkaya şöyle demişti:

"Biz işçi sınıfı hareketiyiz, onun öncü müfrezesiyiz. Köylü hareketi asla değil. Ülkemizin bugünkü somut şartları bize köylülükle ilgili görevler yüklüyor. Ama bu geçicidir, bizi asıl görevimize yaklaştıran geçici bir adımdır. Köylülük kitle olarak, bir bütün olarak ‘üretim araçlarının özel mülkiyeti alanında’ bulunmaktadır. Kapitalist toplumun temelinin muhafazasından yanadır. Köylülük modern sanayi karşısında dağılan ve yok olmaya doğru giden bir sınıftır. Oysa proletarya, mülkiyetle bütün bağlarını koparmıştır. Modern sanayiin özel ürünü ve asil ürünüdür... Bu nitelikleri dolayısıyla da , toplumun bütün emekçi kesimlerinin, bu düzenden acı çeken insanlığın tümünün kurtuluşunu, tarih işçi sınıfının omuzlarına yüklemiştir. İşte biz, bu sınıfın öncü müfrezesiyiz ve bu yüzdendir ki, partimizin önüne bir de köylü sıfatının eklenmesi bilimsel olarak yanlıştır."

Bu sözlerine bakarak Kaypakkaya'nın sistematik marksist-leninist bir dünya görüşüne sahip olduğunu, leninist tipte bir örgütün yaratılmasına dönük sistematik bir çaba içinde olduğunu anlatanlar onu aşmayı başaramadıkları gibi adım adım onun çizgisinin gerisine düşmekten kurtulamamaktadır.

Çünkü Kaypakkaya da 72 kopuşunun en son halkasını oluşturmanın avantajlarına rağmen, o günün dünya ve ülke koşullarında egemen olan devrimci-demokrat dünya görüşünün dışına çıkamamış, uluslararası planda Maoculuğu, yerel planda ise köylücü-popülist dünya görüşünü savunmaya devam etmişti.

Bir yandan “Bizim partimiz, komünizme geçmek için bir devletin, Paris Komünü tipinde, Sovyet tipinde vb... bir devletin zorunluluğunu kabul etmekle birlikte, nihai olarak her türlü devleti kaldırmak amacındadır” dedikten sonra; köylülüğü temel alan bir halk savaşıyla, kırlarda kızıl siyasi iktidarlar kurmaktan ve bu Sovyet tipi devletten farklı ve ayrı bir devlet olarak demokratik halk iktidarından bahsetmiştir. «Acil görevimiz, kırlardan kentleri kuşatacak halk savaşını başlatmaktır» demiştir.

Ancak tüm bu çelişkili ve eklektik görüşlerine rağmen, Kaypakkaya'nın 71 devrimci hareketi içinde komünizme en yakın çizgiyi temsil ettiği tartışmasızdır. Bunu da doğal karşılamak gerekiyor. THKO zaten genelde teoriye, özelde arksizme özel bir ilgi duymuyordu, THKP ise üçüncü bunalım dönemi tespitiyle, Marx ve Lenin'in görüşlerini zaten günümüzde geçerli görmüyordu. İbrahim Kaypakkaya geleneğinin 71 devrimci çıkışındaki özel yeri, bugün 71 geleneğinin takipçisi olan hareketlerin konumuna bakıldığında da görülebilir. Deniz Gezmiş babasına yazdığı son mektubunda kendisini kemalist düşünceyle yetiştirdiği için ona teşekkür edip, kendini «ikinci kurtuluş savaşçısı» olarak tanımlıyorken; reformisti ve devrimcisiyle tüm Türk solu kemalizme bulaşık haldeyken Kaypakkaya, kemaliz mi karşısına almaktaydı. Kürtleri komşu bir ülkenin insanları gibi ele alanların çoğunluk oluşturduğu dönemde, Kürt sorununa parmak basma gereğini vurguladı. Devrimciliğin «Atatürk devrimciliği» ve ulusal kurt ulusçuluk olarak ele alındığı koşullarda Kaypakkaya kendisine komünist devrimci sıfatını yakıştırdı. En önemlisi ise Kaypakkaya’nın PDA’ dan (Proleter Devrimci Aydınlık) koparken söylediğidir:

“Eleştiri bizim devrimci silahımızdır. Hatamızı onunla yeneriz.”

Ne var ki, Kaypakkaya'nın mirasına sahip çıkanlar, onun son sözlerine yansıyan tutumunun takipçisi oldukları halde, bu eleştirel tutumunu aynı tutarlılık ve kararlılıkla izleyememişlerdir.

Bununla birlikte, Kaypakkaya'nın geleneğine sahip çıktığını iddia edenler, onun düşman karşısındaki direngen tutumunu aratmayan pek çok örnek vermiş olsalar bile bu politik kopuş noktalarındaki cesaret ve atılganlığını sürdürmediler.

Komünist devrimciler, Kaypakkaya yi, Denizi, Hüseyini, Yusufu Mahiri «gençlik lideri» değil TKPML,THKO, THKPC savaşçısı olduklarını, Onlarin bir «gençlik örgütü» olmadığını eylemlerinin uysal demokratik reformist eylemlerle sınırlı olmadığı, aksine buna bir tepki olarak şekillenen bir hareketin ifadesi olduğunu ısrarla hatırlatarak onların mirasını legalist tasfiyeciliğe yol döşemek için kullananlara karşı çıkmayı da, Kaypakkaya'nın örneğini sürdürmeyi ve başlattığı politik kopuşu sürdürüp köklerine vardırmayı da ödevleri arasında sayarlar.

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Datça Cemevi Yönetimi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder